Neden olmasın?

29/04/2009 § Leave a comment

On yıl önce, Lise 1’de , “sadede uzanan” yolumun henüz epey başındayken “word search” denilen efsanevi bir ödevimiz vardı. Tek bir kelime seçip, o kelimeyi kutsal kitaplardan edebiyata, mitolojiden sanata akla gelen her türlü kaynaktan alıntılandırarak incelememiz, köklerine bölüp, sağına soluna ekler takıp, delik deşik etmeden bırakmamamız beklenirdi. Yıllardan 1999’du ve word seach’ü google search’ süz yapıyorduk.

Ruhumun, son derece depresif olduğunu sonradan fark edeceğim, ancak o zamanlar bir şekilde idealizmle asilik arasında bir yerde salındığına inandığım döneminde, ödev için seçtiğim ve 40 küsür sayfa anlatmadan da bırakmadığım kelime evil dı. Ou mai ga! Kötülük sonsuz bir derya gibiydi, insan ruhu kötüydü, doğamız gereği kusurluyduk, günahkardık, hata yapacak, durmadan zarar verecek ve görecektik. Evil beni sahip olduğuna her nasılsa kanaat getirdiğim o müthiş derinliğine gömmüştü. Uzunca mutlu mesut debelenip durmalarımın meyvelerinden biriydi, 40 sayfalık word search ödevim. Nar gibi. Çarşıdan alırsın bir, eve gelirsin bin tane tadında. Okuyana allah sağlık versin (kimse için bir şey ifade etmese de, bu literary bir dilek) .

Yeryüzündeki kötülüklere bu denli kafa yormayı [doğam gereği: bkz: (yaşlanmak) (palazlanmak) (törpü) (uzar bu)…] bıraktığım zamanlardan bu yana, beni heyecanlandıran, meraklandıran sözcükler de değişti, kalan neredeyse herşey gibi. Bir baktım, önceden yüzüne bakmadığım bir takım harf dizileri, 10 yıl önce bilmediğim anlamlar taşır hale gelmiş.

Artık kötülüğü değil, aitliği merak ediyorum mesela.

Word search’ü bugün yapsam; google arama çubuğuna yazacağım kelime aitlik olur sanırım.

10 yıl önce neye ait olduğumu zannediyordum, hatırlamıyorum. Ya da bilmiyorum; zira 16 yaşındaki kafamı yormaya değer gördüğüm daha karanlık meselelerim vardı. “Neden insanoğlu bu kadar bencil!” gibi mesela.

Bugün ise bencil ya da değil, insan kendini neden, daha doğrusu nasıl bir şeye, bir yere ait hisseder bunu bilmek istiyorum. Kafamı bu kurcalıyor. İlk kez gittiğim bir şehirde nasıl olup da yaşayabileceğimi düşünüyorum? Hatta şu ana kadar ve bundan sonra bulunmam gereken yerin burası olabileceği hissi hangi delikten çıkıp geliyor? Bütün bu aidiyet hali için, en azından bir şehirde bir 24 saatin bile geçmiş olması gerekmiyor mu?

Eğer bir gün altıncı hissim, ikinci derim korkuyu eritebilirse; orası yaşayacağım yer olabilir.

Atlanta, Aralık-08.

Bir avuç sapla saman

15/04/2009 § Leave a comment

Bugün şunları öğrendim:

1- Bazı şeyleri asla öğrenemezsiniz. Lakin, değişen ihtimallerle, şunlar mümkündür:

  • Öğrendiğinizi sanmak (üstünkörü anlamak, fikir edinmek, mantığını kavramak)
  • Öğrenip unutmak (çoğunlukla hiç öğrenememiş olmak)
  • Öğrenmeyi bilişsel düzeyde komple reddetmek (Türkçesi; kafa basmamak)

2- Öğrenmenin yin’i pekiştirmekse, yang’i de istikrardır. Yani öğrenebilmek için, azim kadar esasın da kendi içinde tutarlı ve sürdürülebilir olması gerekir.

3- Kaygan zeminde düz yürünmez. Denersiniz ama bu, yüksek kase çatlatma tehlikesi ihtiva ettiği gerçeğini değiştirmeyecektir.

4- Esas, gerçekten esastır. Bu nedenle üzeride mutabık kalınması da en zor şeydir. Çünkü kalan her şey gibi, esas da görecelidir.

5- “Anlaşamamak konusunda anlaşmak” gibi, ” görecelilik içinde orta yol bulmak” da aslında var olan tek çözümdür.

6- İşte bu yüzden gerçek yoktur. Üzerinde anlaşılan gerçek vardır. Gücünü doğruluktan değil süreklilikten alır.

Üzerinde bir kez anlaşılabilsin yeter…

YiNE MoMA YiNE MoMA

08/04/2009 § Leave a comment


New York kazan ben kepçeyken, çorbanın taze kaşarı da sanırım MoMA’ydı (no puns intended).

Alt, yan, kenar, teğet, köşe….ama en “hip” mahallelerini, Meatpacking’ini, vintage butiklerini, cool kafelerini göremeden, Pastis’te yemek yiyemeden dönmeme rağmen, bir kez daha New York’a yolum düştüğünde; bu kez 4 gün değil 4 saatim de olsa, YiNE MoMA YiNE MoMA diyeceğim.

Gidip gören binlerce kişiye ne yaptı bilemem, ama bendeki etkisinin tarifi zor. Uzun zamandır törpülenmemiş yanlarımı hissettirdi, sanki bir şeyler battı tenime.

Değişmişti işte. Hayat artık farklıydı ve ben şimdi buradaki tabloları yıllar önce acemice resmetmeye çalışan kız değildim. Matisse’in dağınık odası geçmişimin tatlı yadigarı şeklinde karşımda duruyor, bense onu yıllar sonra yalnızca toplam 3 saniye içinde fotograflamaya çalışıyordum. Bana batan da buydu belki. Eskiden içinde yaşadığım bir şeyin şimdi sadece bir anını dondurabiliyor olmak.

Her biten veya değişen şey gibi, burada da aidiyetlikten aşinalığa geçiş süreci belli ki tamamlanmıştı.



Yemek, yemek ve diğer meseleler

06/04/2009 § Leave a comment

Önceki hayatımda neydim bilmiyorum. Gurme ? Obez? Tek bildiğim; market, bakkal, şarküteri, manav vb. her türlü muhtelif yiyecek mekanının (belki kasap hariç) ayırdına vardığımdan bu yana; renkler kokular formlar lezzetler silsilesinin nefsimi kesintisiz gelgitlere sürükleyip durduğu… Lambanın etrafında dolaşan kelebekler gibi o raftan bu koridora savrulurken çoğu zaman ağzımın suyunu zaptetmeyi başardım (sanıyorum) ama Amerika bu konuda beni biraz fazla sınadı; bunu söyleyebilirim.

İlk (ve malesef tek) görüşte aşık olduğum Whole Foods akıllara gelebilecek her koşul için yiyecek içecek kombinlerini hazırlamıştı. Burada dönüp yüzüne bakmadığım nohutu denemek içimden gelmedi desem yalan olur. (Sushilerin fotografı yok, marketin ortasınnda satılan sıcak domates çorbasının da, ama o görüntü ve kokular bir süre daha zihnimi çimdikleyecek orası kesin) .


(Şayet gerçekten Amerika’da yaşasaydım – taze meyve canavarı olarak – yandaki iflas edeceğimin “resmi” oluyor)

Where Am I?

You are currently viewing the archives for April, 2009 at Muhtelif Hikayeler.