Photographic Memory

13/05/2009 § Leave a comment

Yıllar oldu sanırım, Good Will Hunting’i izleyeli.

Sanki bir şeye yıllar oldu demek için, onun üzerinden şöyle bir 10 yıl kadar geçmiş olması gerekir şeklinde, gayri resmi bir kaide vardır. Gerçekten de, yıllar oldu dediklerimizin üzerin hakikaten ya yıllar geçmiştir, ya da bunlar geçmişin o kadar fazla tozunu yutmuşlardır ki, ağır bir yıllar oldu hissi çöreklenmiştir üzerlerine.

Good Will Hunting’in ise, üzerinden geçen yıllar mecazi değil. Ortaokulda olduğumu hatırlıyorum. Yani en azından, 10 yıl miadımızı doldurduk.

Her ne kadar herhangi bir şeyin hafızamdan uçup gitmesi için 10 yıl kadar süre geçmesine gerek olmasa da, ve “bildiğim her şeyi unuttum” dediğimde bunu ben herkesten biraz daha fazla kastetsem de, bu filmden aklımda kalan bir takım şeyler var.

Tamam. Tek bir söz var.

Minnie Driver, Matt Damon’la konuşmaktadır. Ne olduğunu hatırlamadığım bir konuda, başını anımsayamadığım bir cümle içinde “… it’s like, you have a photographic memory…” der. Biraz şaşkınlık doludur, adamın üstün zekasına hayranlık var gibidir altında. Photographic memory, o gün bu gündür beynimde bir yerde sallanıp durur, tek başına değil, bu cümle içinde. Benim için de hayranlık uyandırıcıdır çünkü, zeka unsurudur hafıza. Tanrının (ya da belki, yeterince almadığım demir ve folik asidin) bana nasip etmediği sağlam bir sözel, yazınsal hatta deneyimsel hafızanın, fotografik formatta beynimde yerini bulduğuna inanırım. (Aksi takdirde, bu mantığa göre hepten beyin özürlü olmam gerekiyor, ki bu düşünmek istemediğimiz seçenek)

Sadede gelmek gerekirse –
İşte fotografik hafızadan seçmeler:

Kökenlerimin bana bahşettiği (yegane?) lütuf: Uzun kirpikler. İflah olmaz kaşlarım, ve yeterince gür olmayan saçlarım ise, aynı familyadan olup nedense nereden geldiğini bilmediğim dengesizliğimden nasibini alarak beni hayal kırıklığına uğratmışlardır, ama kirpiklerimi severim. Yıllardır her gün bir ton maskara boyanıp silinmelerine rağmen yerlerini mucizevi biçimde korurlar. Yine de, takma kirpik isterim. Çevremi deli ederim. Özenirim utanmadan. İstemenin sınırı gerçekten yoktur. Bunları Times Sq’deki Sephora’dan almadım. İlk gündü. İlk gün “hele dur, önce bak bakalım ne var ne yok, ayrıca bundan tonla daha görürsün” günüdür. Fakat o almadıklarını çoğu zaman almadığınla kalırsın. Çünkü bunları tekrar görmezsin, ve fazlasıyla başka şey görüp alırsın. O başka şeyleri takıp takıştırırken, bunların da böyle resmine bakarsın ancak…

Neyse ki, Barcelona’da önümüzdeki maçlara bakabiliriz.

2-Amerika’da yaşantı gerçekten bir reality show tadında… Bir kere, herşey fazlasıyla gösteriş dolu. Görkem değil, gösteriş; büyülemiyor, sadece batıyor. Mantık sınırlarını zorlayacak kadar sınırsız bir özgürlük hali içinde, herşey enine ve boyuna ama nadiren derinine doğru büyüyor. Sanki herşey CAPS LOCK’da. “Hip”sen kocamansın, değilsen küçücük bile değilsin, yoksun. Ortası yok, belki bu yüzden de ikisinin arasındaki geçiş an meselesi.Bu durumda, aşağıdaki hakkında ne düşünmemiz gerekiyor?

3-Bazen – daha çok iyi bir film izledikten sonra, ve daha da çok güzel bir sinemada iyi bir filmden çıktığınızda – gerçek hayatta değil de o filmde yaşıyormuşsunuz gibi gelir. Sanki birilerinin size çizdiği sahnede, birilerinin yarattığı dekor içinde birilerinin yazdığı senaryoyu okuyorsunuzdur. Hatta hissettiklerinizi de birisi sizin için beslemiş ve bestelemiştir, ki en komiği budur.

Bazen bu hissi bir film değil, basit bir görüntü de uyandırabilir. Bunun gibi:
4-Starbuck’s ülkemize geleli, çok şey değişti. Başlangıç olarak, kahveyi ne çok sevdiğimizi keşfettik. Bir kahvecide, saatlerimizi geçirebileceğimizi gördük. Dünyanın en güzel Starbucks’ına sahip şehir daha önce hangisiydi bilmiyorum, ama tacı Bebek koyunda devraldık. Taksim’deki büfelerden sonra en fazla portakalı sanırım Starbucks ülkemizde sıktı. Kahve kuyruğuna ek masa kuyruğunu, Starbucks literatürüne dünyada biz soktuk. Yani aslında, Starbucks’ın bizi değiştirdiğinden çok, biz Starbucks’ı değiştirdik.

Peki, kahveyi daha normal paralara içme hakkı, daha çok seçenek tatma hakkı, tattıklarımızın bize kaçar kaloriye patlayacağını bilme hakkı ne zaman gelecek? Yoksa “dünyanın en güzel manzaralı Starbucks’ında, şansına sadece 2 dk. bekleyip kaptığın deniz kıyısı masada bir buçuk saattir oturuyorsun, sen de Türk halkının %60’ı gibi önüne bak ve Caramel Macchiato’nu iç, neyine yetmiyor!” mu?

Bir takım tid bit’ler

11/05/2009 § Leave a comment

Yazmak
Kendimi gerçek anlamda bildim bileli, yazmak başlıca takıntımdı.
Hayatımın; normalin ortalama 10 kg üzerinde olmama rağmen dış görünüşümü bile umursamadığım dönemine denk geldiğinden olsa gerek, yazmak ve yazamamak hatrı sayılır bir zaman boyunca en büyük iç meselem oldu…”Ne onunla ne de onsuz” şeklinde tasvir etmem yanlış olmaz. (Dakikalarca düşünüp taşınıp sonunda 80’lerin arabesk şarkı sözleri kıvamındaki bu benzetmeyi yapmış olmam da zaten yazmakla aramdaki hastalıklı ilişkiyi çok güzel özetliyor)


Merak
Kedileri sevmem. Merak beni öldürmez, güçlendirir.
Hatta güçlendirmekle kalmaz, yoktan var eder gibi bir şey. Kendimi bildiğimden beri sahip olduğumu da bildiğim 2. en güçlü şey merak. Her zaman iddalı, bilgili veya hırslı olmadım. Ama hep meraklıydım. Yazmaya olan aşkımın ise, beni pek bir yere getirdiği söylenemez. Henüz.

İştah
Bu güne kadar ne midemi ne nefsimi ve hatta ne de ruhumu tam anlamıyla doyuramadım. En azından, üçünü aynı anda.
Midem dolduğunda nefsim hep nerede daha fazla seratonin bulacağını, nefsimi -terbiye etmek demesek de- unutmayı başardığımda da ruhum, dipsiz bir eksik kalıyorum hissiyatı içinde, ne yapacağını düşündü durdu. Bugün günlerden Çarşamba, ve ben 3 dergiyi, 3 gazeteyi ve eklerini, sayısını hatırlamadığım bilimum makaleyi okudum, bir kısa hikayeyi bir de kitabı bitirdim. Elimi korkak alıştıramadığım için eve (ölçü birimi güncellemesi) “tonlarca” dergiyi daha taşıdım, hepsini okursam yüksek ihtimal kör olacağım kadar çok sayıda ve uzunlukta ebook indirdim. Yarına bıraktığım yazılar ve şarkılar var. Uyumadan bir film veya diziye en azından göz atmış olacağım. İştahım mevcut haliyle sanırım bir maymunla dinazorunkisi arasında bir yerde seyrediyor.

Huzur
Büyük bir servetim yok. Büyük başarılar kazanmadım. Uykuda olmadığım birkaç sınırlı saat dışında ise boş durduğum, sadece durduğum bir an yok. Sağlam bir iç huzur ve dinginlik – sahip olduklarım bunlar. Asla durmadığım için, duraksamıyorum da. O yüzden hayat akıyor, doubt-free, second thought-free, insecurity-free.

Başlamak
Başlamak bitirmenin yarısı mı? Bir yandan hemen hemen hepsi, bir yandan da devede kulağı. Başlamış olmak büyük bir adım, ama başlamakla bitirmek arasında dağlar kadar mükemmelleştirecek fark var.

Planlamak
Plan yapmak, kayıt tutmak, belgelemek, en azından hatırlamak için aldığım; ve her defasında yapamayıp suçu üzeride somutlaştırmak suretiyle çöpe veya fırlatıp bir köşeye attığım sanırım onlarca defterim oldu. Bilmem bir fikir veriyor mu…


Where Am I?

You are currently viewing the archives for May, 2009 at Muhtelif Hikayeler.