Bugün Plain White olalım

29/07/2009 § Leave a comment

Depresyona girmedim… kuaföre, alışverişe koşmuyorum…

28/07/2009 § Leave a comment

Başka uğraşlarım var.

07:41 "a lame midnight cover"

22/07/2009 § Leave a comment

Genelde yazdıklarımı okumam.

Okuyamam. Engellemeye çalıştığım olasılık, yazdıklarımdan da onu yazan her türlü ruh halimden de fena halde sıkılmak hatta nefret etmektir.

Fakat bunu okudum.
Hatta, ikinci kez okudum.

Insanın en iyisi en kötüsünden çıkıyormuş.

So I got you now, writer’s disease. What an awsome, little curse you are.

07:41

18/07/2009 § Leave a comment

Diğer sabahlardan farklı olarak bu sabah, yatağımın çevresinde meyve tabaklarım ile uyanmadım.

Evde – mütemadiyen bundan şikayet etmesine rağmen ortalığı sürekli toplayan annem başta olmak üzere – birileri olmasına; yani bekar evi olmamasına rağmen, bazen günlerce muhtelif meyvelerin kalıntıları bana odamda eşlik eder. Kirazların çekirdekleri birazcık da toprak görse filiz verecek kıvama gelir mesela; veya bir sabah uyanırım ve odayı doğal yollarla havaya karışmış karpuzun kokusu sarmıştır. Şehrin yorgunluğu içinde pastoral yaşam meltemleri esmektedir odamda!

Lakin bu sabah başucumda meyvelerim yoktu. Sonradan, tabakların yanında uykuya bayılmış olduğumu gören Duygu’nun meyve bıçağına kendimi saplayacağımdan korkarak onları kaldırdığını öğrenecektim. Ama olmadıklarını sabah değil, gecenin 4’ünde dikildiğimde fark ettim. (Hayır, o sabahın 4’ü değil gecenin 4’üdür. Kaçınız sabah uyandığında saat 04:00 oluyor ki?) İlk anda değilse de, bir süre sora beni gecenin 4’ünde diken şeyi hatırladım. Kalbim fren yerine gaza basmaktan, otoyolun ortasında bir anda benzinin bitmesinden, gelen geçen insanların kollarına bacaklarına çarpmaktan bitap düşüp, göz kapaklarımı çimdiklemişti. Rüyam gerçekten bir kabus olarak başarılıydı; stresli ve customized.

Gecenin 4’ünde zaruri ihtiyaçtan ötürü uyanmadıysanız, fark edeceğiniz birkaç şey daha olabiliyormuş. Mesela sabah kalktığımda midemde hissedeceğim garip hissin, saatler evvelki oluşma fazları. Midem meğer her gece bana ne yaptın diye ağlıyormuş. Herhalde bu kez ona eşlik etmeye kalktığım için mutlu oldu, bir süre sonra huzura erdi ve sustu. Muslukları ben devraldım.

Uykusever bir insan olmaktan son derece uzak olmama, normal insanların üçüncü, dördüncü uykularına geçtikleri gecenin bir takım körlerinde çoğunlukla hala ayakta olmama rağmen gece bu kez beni korkuttu. Gecenin karanlığından ve yalnızlığından korkmuştum. Bana uzak her türlü isim ve fiil bir arada!

Korktuğumuz şeylerin aslında hep sandığımızdan biraz farklı olduğu her durum gibi, benim korktuğum da, tekrar nasıl uykuya döneceğim değil, uykunun beni tekrar eski ben yapıp yapamayacağıydı. Midemin kendi kendine yapacağı gibi, sabah uyanınca ruhum da bulantısını atmış olacak mıydı üzerinden?

Gözlerimi tekrar (kuru olarak) açtığımda saat 07:41’di. Cumartesiydi ve saat 8 bile değildi. Bir an bunun gece 4’ten daha bile depresif olabileceğini düşündüm. Ama 5 dk öncesine kadar kendimi trafik canavarı sandığım, mide bulantıları içinde bir yandan tekrar uyuyamayacağımdan korkup uyuduğumdaysa bir daha hiç kalkmak isteyip istemeyeceğime emin olamadığım bir takım dakikalar ile kıyas götürmeyeceğine karar verdim. Midem geçmişti. Karnımda davul çalınıyor gibi hissetmiyordum. Arabayı ise en son otoparkta kaydırmıştım. Hayat devam ediyor gibiydi.

Nasıl olduğunu bilmiyorum. Aradan geçen dört saatten az zamanda ruhum hangi panzehirden içmişti ki? Dakikada kaçlık bir ivmeyle o dipsiz üzüntü, isteksizlik, korku katlanılabilir seviyelere gerilemişti? Anlamıyordum.

Anladığımsa şuydu: Hayatı katlanılabilir kılmayı öğrenirken aslında öğrendiğimiz şey salt anı yaşamaktı. Biz ne zannedersek zannedelim, aslında anı yaşıyorduk çünkü. Bu fabrika ayarlarımızdı, fabrika ayarlarına döndüğümüz ölçüde mutlu ve huzurluyduk.

Dünde kaldıkça ilerleyemeyecektik; ilk adım buydu. Daha kolay olan adım;lakin pişmanlıkları atmayı ya kendimiz öğreniyor; ya da zamana havale ediyorduk. Geçmişin bizim atamadığımız çöpüklerini süpüren zaman diye bir wiperı vardı çünkü.

Zamana tutunup geçmişle barıştığımız için, zaman bizi gelecekle de barıştırır sanıyorduk. Zor olan adım da buydu zaten; zamana tutunup geleceğe uzanmaya çalışmamayı öğrenmek. Geçmişi unutabiliyorduk, ya da zaman bizim yerimize unutuyordu. Yarın ise hep aklımızdaydı. Bugünü düşünüğümüzü sanırken bile yarını düşünüyorduk. Ya planlıyorduk, ya öngörüyorduk. Gelecek ya yoktu ve biz yapacaktık, ya da vardı dolayısıyla şimdiden onu anlayıp önümüzü görmeliydik. Yani gelecek “var”ken de “yok”ken de hepimiz için başlıca “an”dı.

An serbest kalmalıydı oysa, çünkü kalbimiz o an atıyordu ya da durmuştu, arabayı o an sürüyorduk ya da çarpıyorduk, midemiz o an rahatsızdı ya da iyiydi. Saat gecenin 4’üyken, saat gecenin 4’ünde. 25 yaşındayken, 25 yaşında. Ertesi sabah değil, ertesi yıl değil. 10 yıl sonra değil. Bunu anlamıştım. Öğrenebilmişmiydim bilmiyorum… Ama anlamıştım. Kısmen. Kendi adıma… ve bu acı veriyordu; çünkü kendi kendime anladığım şey aslında müşterekti. 17.07.09 da yalnız değildik. Geçmişte yalnızdık… ve midemiz ağrıyordu, kabusluyduk, kırgındık…. Gelecekteyse, ne olacağımız belirsizdi. Ama şu an yalnız değildik. Bugün değil.

Dörtdönümüm gelmiş, kutlasak mı!

14/07/2009 § Leave a comment

Zaman, dertlerimizin sadece şeklini değiştiriyor.

Misal ben; 2 yıl önce de, 3 yıl önce de, 5 yıl önce de aynı sorunla cebelleşiyordum: Bu hayatımla tutup ne yapmalı? Her defasında değişen sadece; arasından seçip beğenip almam beklenen alternatifler. Daha doğrusu, bir takım ayrıntılar. Dolayısıyla aslında suni alternatifler. Dipteki tortu aynı: Kurumsal çarkların içinde devir-daim, devir-daim, devir-daim ve devir-daim… Bir şeyi satmanın değişik sektörlü, ürünlü, kanallı kombinasyonları.

Bu şehrin yedi tepesinden birinde (adeta “konuşlanmışlığını” şimdi fark edince birden ürperdiğim) o “Havva’nın bahçesi”nden kopup, gerçeğin göbeğine düştüğüm zaman; şu an yaptığım işi yapmak istediğime o kadar emindim ki… Herhalde bu yüzden üniversiteyi “şıp diye” dedikleri türden okudum-geçtim. Her nedense, okul yılları kafama hep lise yılları olarak kazınmış kaldı; 4 sene lisans eğitimi aklımda ders, okul, eğitim namına – en azından recencyden mütevellit – çıkması gereken üst sıralara erişemedi.

Sevdiğim şeyi okudum; evet bunu yapabilmiş olan sanıyorum azınlığımsı bir kitleye mensup olmak güzeldi. Sevdiğim şekilde okudum. Aslında adına sözlük dense de olur ders kitaplarım, tonlarca okuma ödevlerim, “önemli amfi derslerine önden sıra kapmak” gibi mevhumların olmadı; 4 sene boyunca ortaokul lisede toplam 7 yıl vermediğim kadar çok yoklama vermiş olabilirim. Boğaziçi’lilerden başka herkesin ağzını açık bırakan manzaraya ben de ağzı açık baktım sayılır; Cennetin yanı başında Arafta 4 sene kaldım desem, Hisar kampüs gülleri ne demek istediğimi anlayacaktır. Yine de bir üniversiteyi okuması en zevkli şekilde okudum; buna olsa olsa alternatifleri bilmeden konuşmanın abartma payını eklemek gerekebilir… şartsa.

Kendinden (en azından ne istediğinden) emin, pazarlamanın gülü olacak kızdım. Nitekim, oldum da. Ve bir üniversite hayatına eşdeğer süredir çalışırken, okurken sevdiğim şeyi yapmaya da severek devam ettim. Ne mutluydu bana!

Ömrünü en fazla didiklediğimiz aşk ne kadar yaşıyor bilmiyorum. Yine de bunca kadavra muamelesine, ne kadar yaşıyorsa iyi yaşıyor sanırım! Peki çalışmanın ömrü yok mu? Varsa 4 yıl mı? Ya da 4 yıl benim standby sürem mi? Üniversiteyi 1. olarak bitirip master deyince cüzamlıymış gibi kaçan herhalde sayılı insanlardan olmam…4 yılda pilim tamamen tükendiği için mi?

Öyle ise, anlayacağım…Yıl 2009.
Yine “dört-dönümüm” gelmiş benim!

Yes! U2 was meant to be… WATCHED!

14/07/2009 § Leave a comment

Bilen bilir. Konser insanı değilim. İşsel, eşsel, çoğunlukla “dışsal” sebeplerle teşrif ettiğim muhtelif konser olayları beni adeta dışlar; günün sonunda kıçıma kulak çınlaması, baş ağrısı, ayak sızısı kalemlerinde bir takım faturalar sokar. Nefret mi ederim? Hayır. Sadece gitmeden de terki diyar eyleyebileceğim şeylerdendir bilhassa o beklemeli, dikilmeli, sürünmelisinden konser illeti… “İllet” dedim! Benle nasıl kanı tutsun ki!!!

Lakin, buna da gidilirdi:

Özellikle kendisi ile bu kadar içli dışlı olmuşken:

Biraz eğlence

14/07/2009 § Leave a comment

Where Am I?

You are currently viewing the archives for July, 2009 at Muhtelif Hikayeler.