Deklanşör

30/10/2009 § Leave a comment

Evinin penceresi bu manzaraya açılan arkadaşım yakında bu şehirden; bu denizden, bu saraydan, bu camiden, bu gemiden, bu müzeden ayrılıyor.

İnsan icadı kameranın deklanşörü bir anı böyle dondurabiliyorsa eğer, merak ettiğim şu: İnsan aklının deklanşörü, anının ne kadarını dondurabilir?

Ne kadarını, Merve bize anlatacak…

Remember remember the 28th of October

28/10/2009 § Leave a comment

cupcake

Eğer ‘a picture, a day, and a thousand words‘ diye bir koleksiyon yapacak olsaydım, 28 Ekim’in resmi bu olurdu.

Memolar bazen ilham vericidir

27/10/2009 § Leave a comment

Mavi’nin Kasım ayı kahramanı kazaklar…

Fatih Uysal bize harika yun ve kazak fotoları çekti.

Bunlardan kocaman posterler yapıyoruz. Poster tasarımı tamamlanınca burada olacak.

Haftaya 5 Kasım itibariyle vitrinleri yapmaya başlıyoruz.

Önemli not: Vitrine bir de slogan yazmak istiyoruz, “Size en yakışan jean’i bulun”un kazak versiyonu… Öneri varsa bekleriz…

O no!

23/10/2009 § Leave a comment

Hayır.

Doğal olmak, tabiata dönüş derken bunları kastetmemiştik.

Ve yine hayır; podyuma doğru yolunu bulan her giysiyi gerçekten giymeyi de bekliyor değildik, ya da her iddaalı tasarımı gözü kapalı kolumuza kulağımıza da takmazdık zaten, isteseniz de.

Bunlara ise, “hmm” bile diyemiyoruz ama!

Let’s look at this long enough then

22/10/2009 § Leave a comment

Yaratıcı olmak.
İşte senden bahsederken bunu kastediyordum.

No land

22/10/2009 § 1 Comment


A wish …, originally uploaded by blurredfoto / Aron.

Epey süre düşündüm, nedir diye. Ve nasıl olur da, bu şekilde olur.

Durup dururken seni beklemediğin bir anda, alakasız bir yerde, mesela saçmasapan bir filmin ilgisiz bir sahnesinde yakalar. Daha evvel defalarca duyduğun bir şarkıdır, veya kulağına çalınmış bir melodi, ya da bir yerlerde muhakkak tanışmış olduğun bir şiirin dizesi. Ve kısacık bir anda; gözlerinde tuhaf bir ıslaklık bırakarak, en az geldiği kadar ani ve gizli kapaklı bir biçimde, gider- nereden damladığını anlayamazsın bile. Derler ya, sanki içinden şeytan geçmiştir. Ya da bulut demek daha doğrudur belki.

Sonra bakarsın, ilgisiz, alakasız, saçmasapan sandığın şey aslında son derece ilgili, alakalı ve anlaşılırdır. Sadece, onun içinde ateşlediği fitilin ucunu bulmanla gözlerini silmen arasında geçen süre standardın biraz üzerindedir, o kadar.

Oraya uzanırsa kolun eğer, o kadar dip bucağa erişebilirsen şayet, göz yaşının şıpladığı tabana neyin çöreklendiğini de görüsün. Gelir eline. Kokusu, tadı, dokusu her defasında farklı olsa da; yalnızca bir tane adı vardır; ve hiç değişmez. Teslim olmak. Teslim olmak, hayattaki en tatlı huzurdur aslında.

Sonra düşünürsün. Ölüm teslimiyetlerin sonuncusu değilse, nedir? Ve ölene kadar, sıkılmadan yorulmadan teslim olmaya adanmışızdır. Ve her teslim oluşu iple çekeriz, çoğu zaman bunu anlamadan. Hatta tam aksini düşünerek. Aksi değilse de, başka bir türlüsünü sanarak.

Aşık olduğumuzu sanırız mesela, gönül bir asi duruşa, ısrarlı bir bakışa, bir hesapsız harekete düşüverir. Bir filmde bir adam bir kadını tutar çeker kolundan, anlamsız kalabalığın zorlama salınımlar içinde oradan oraya sürüklendikleri izbe dans pistinden kurtulmuştur kadın; mest olmuş bakakalırız. Allahım ne aşk. Nasıl bir tutku! Her birimiz tek tek dibini düşürerken, en azından bir anlığına, böylesi bir heyecan tufanına kapılıp gitmek için; aslında dua etmekteyizdir, o görünmez el tutup her birimizi kendi yığınından çekip alsın, üzerindeki tozu üflesin ve boş bir rafa kaldırsın diye.

Aslında tutkuyu ve heyecanı değil; tutkuyla ve heyecanla huzur ve güven dolmayı isteriz. Hep. Bir süs biblosu kadar çekimser, kayıtsız ve edilgen olabilmeyi; hayatta bu seçeneğe sahip olabilmeyi dileriz. Yorulduğumuzda, sandalı kıyıya çekip düşünmeden teslim bayrağını çekebilmeyi …

Ama bazen kıyı uzaktadır. Görünürden kaybolup gitmiştir. Ve uçsuz bucaksız denizin ortasında olup, orada kalmak gerekir işte; sandalı da, kıyıyı da, bayrağı da görebilmek için.

Yaratamacılık

20/10/2009 § 1 Comment

Derdimin yaratamamak olduğunu sanarken, yıllar geçti.

Gel gör ki bunun aslında hayatın temel sorunsallarından biri olduğunun, ve sadece benim ( ve benzerim bir azınlığın, belki) bunu şahsi bir maraz olarak içselleştirdiğinin ayırdına varmak ise, yine bir takım seneleri aldı. Yaklaşık çeyrek asrın sonunda, sırf yazı yazıyorum diye dünyaları kurtarmak gerekmediğine ikna olabildim.

Oysa yazmak yaratmak demekti, ve yoktan bir şeyi var edemedikçe yazabilmenin, belki imkanı var, ama değeri yoktu. Değdiğine kendimi inandıramadığım bir çok kereler, bir çok sayfalar silindi, kağıtlar yırtıldı, veyahut bir takım defterler, notlar bilinçli olarak unutulmaya terk edildi.

Yazamadım, ve yazamamayı istikrarla sürdürdüm çok seferler. Yazacak bir şey yoktu. Her şey ya birileri tarafından çoktan keşfedilmiş, ya ince ince didiklenmiş ve ironi ile örülmüş, hiç birisi değilse, yaşanmıştı. Benim bile yaşamadığım bir şeyi nasıl benim parçam haline getirip benim kelimelerime dökebilirdim ki? Üstelik, her bir parçam da, kelimelerim de bu kadar şahsına münhasır iken?

Ardından gün geçti, ve ‘yaşamaya’ başladım. Yaşamaya izin verdim. Şuurum, vicdanım, akıl-fikrim dolaptan çıktı, oda sıcaklığına indi. Buzları çözüldü, çözüldükçe sırayla acımaya, acıtmaya ve acılaşmaya başladı. Sonradan gördüm ki canlanması için acısını salması gerekiyormuş.

O zaman anladım, daha evvel kangren olmaya yüz tutan kol kendini kurtarmıştı. Sanki o kol tutuyordu; o yüzden de elim, kalem ve aralarındaki uyum, hiç olmadığı kadar kendiliğinden, ve hiç olmadığı kadar sorunsuzdu artık.

Where Am I?

You are currently viewing the archives for October, 2009 at Muhtelif Hikayeler.