€ 856.79

25/06/2010 § 1 Comment

Moda yazmak zor iş. Hele bir de kuluçka süresi uzun, sancılı; ortalama bir yazıyı günler süren debelenme ve karalama süreci sonunda gün yüzüne çıkarabilenlerdenseniz, hiç yazmayın daha iyi. Siz yazana kadar ya modası geçer; ya da tek yazmayan siz kalmış olursunuz, ki hangisi daha beterdir tartışılır.

Mesela SS’10 dedikleri bu sezonun ‘moda’sı kapsamında bir stiletto+soket çorap ikilisi, bir denim on denim uniformasi, bir ‘ne giyersen giy yeter ki bahriyeli giy’ stili, bir delik desik asker tisortu çılgınlığı, bir ‘dönüşü muhteşem oldu olacak’ sabolar, bir burnu açık bootie, bir tek yandan dağınık saç örgüsü, bir geniş kollu bol kesimli sol göğüste mini cepli tişört hastalığı vardı ki, ben kendilerini son alay konum kıvamında getirene kadar çoktan yarısı Zara ve Mango raflarında boy göstermişti bile. Neyse, bu sayede gezegenim kadını lime lime bir asker yeşili tişörtü sırtına geçirmek için Balmain’e €856.79 vermekten kurtarır ya kendini, ona da şükür demeli.

İnsan evladının moda ile ilişkisi bağlamında bu tişörtu pek tabii bir mihenk taşı addetmek de mümkün. Eğer kendisinin koskoca bir endüstriden bir mevsimde çıkan en popüler ürünlerden biri olmasını, yüzlerce yazıda dergide resimde tekrar tekrar boy göstermesini bir eşek şakası olarak algılıyorsanız; “resort” kelimesi size sadece oteli çağrıştırıyorsa; yaklaşık 1.5 sene sonra giyeceğimiz elbiseleri bugün seçip beğenme fikri bilim-kurgu filmlerinden arak gibi görünuyorsa, modayı şu an durduğu yerde bırakmanız hayrınıza olabilir. Ama banyonuzdaki toz bezinin yanında daha sağlam kalacağı, şekil verilmiş bir kumaş parçasına binlerce lira verme psikolojisini – ne zaman ve nasıl olduğunu tam olarak bilmeseniz de – az çok anlamaya başlamışsanız,  siz olmuşsunuz demektir. Virus bir kez içeri sızmıştır. İşte bundan sonra bu tişörte kadar yolunuz var! Üzgunum, gerçekler acıdır 😉

Tabii, moda uğruna “korse” diye bir uzvun içine girip saatlerce kalabilen, ayaklarına 20 cm yüksekliğinde kelepçeler geçirip onlarla saatlerce ayakta durabilen bir insan ırkının kızları olarak gerektiğinde çuval giymek için servet harcama fikri makul bile görünmektedir, o ayrı. Unutmayalım ki her malın bir alıcısı varsa, her pahalı malın bir alıcısı bir de izleyicisi vardır. Herkes birbirini izler, izledikçe izlenen önce var sonra normal olur, ve bu izlemek asla bitmedigi icin moda da asla bitmez.

O zaman neymiş… Günün birinde hepimiz 15 dakikalığına aşağıdaki tişörtu giyebilirmişiz!

Advertisements

Bir mutfak guzellemesi

13/06/2010 § Leave a comment

“Soul was??”

“Soul Kitchen!”

Soul Kitchen’i yazmak icin aylarca beklenir. Soul Kitchen zaten ilelebet beklenilesi; turlu turlu nazi, kaprisi cekilesi filmlerdendir. Sinemada harcadiginiz eski Turk lirasindan onlarca milyona da, tikindiginiz ve orta-asagida bir yerlerinize kar kalacak olan patlamis misirlara da, yaz ortasinda sinema salonu klimasindan zaaturre olmaniza da deger. Bir kere muhakkak, iki kere tercihen, uc kere ise anlasilabilir davranis kapsaminda itina ile izlenmelidir. Soundtrack basta olmak uzere her turlu merchandise’i da bayilerden israrla istenmelidir.

Zira Soul Kitchen izleyeni deyimi yerindeyse pelte kivamina getirme garantisini veren filmlerdendir. Hikaye, sinema koltugunda oturuyorsunuz demez, sizi kendine oyle bir ceker ki adeta fitik olursunuz, o ayri. Hayatta karsiniza cikan her turlu sacma sahsiyet filme gereken sacmalik endeksi gozetilerek yerlestirilmistir. Buyuk ihtimalle sizin de sirtinizdan gecinmeye, durmadan tabaginizdaki yemekten kasiklamaya merakli bir kardes/komsu/akraba/tanidiginiz; ne istedigini bilmeyen, pesinde ancak mundar olmakla kaldiginiz bir eski (yahut umarim degildir ama yeni) bir sevgiliniz; ve -hepinizin degilse de cogunuzun- ‘ah keske benim de soyle kendime ait kafama gore isletecegim bir mekanim olsaydi’ turunden bir hayaliniz vardir. Iste Soul Kitchen alir, gozunuzun onune sizin bu burnunuzdan sip diye dusuvereni koyar. Ustelik bunu yaparken size o hayalinizdeki mekanin hafif virane kilikli, manzara olarak tren raylarina bakan, bir kosesinde vintage oturma grubu, mutfaginda Birol Unel, masalarinda ise basta en pisleri olmak uzere o mutfaktan cikan her turlu yemege itibar edecek musteriler olan bir mekan olduguna inandirabilir. Daha evvel Hamburg’u sever hatta bilir bile olmayabilirsiniz ama Soul Kitchen’i izledikten sonra o sehir icin artik bir fikriniz vardir, ve muhtemelen gidesiniz gelmistir.

Ya da bunlarin hepsini bosverip, Birol Unel’i dusunerek filme baslayabilirsiniz.

Çok şükür pek şükür

06/06/2010 § Leave a comment

Su hayatta en az yüz verdiğimiz şeyi açıklıyorum. Evet, ilkokulda siramiza sirf sirinlik olsun diye  uzerinde ari maya resimli kokulu silgi birakan sinifin en az populer cocugundan bile az yuz verdigimiz seyler var. Birincisi sükretmek. Ustelik sükretmek oyle bir sey ki, elinde 8 tane erzak posetiyle minibus basamagini tirmanmayi basaran ananenin cusseli bir ‘cok sukur yarabbim’ cekerek yan koltuga oturdugu anlar haricinde sukur etmenin aklımızın ucundan geçmesi bile neredeyse mucizeye esdeger. Ari maya ve onun ‘oc esigi’ hakkinda tahminde bulunamiyorum, ancak karma gercekten is basindaysa biz ey kiymet nedir bilmeyenlerin daha gorecegi cok sey var, orasi kesin.

Ne yapar daha cok sukrederiz sorusu, nasil daha iyi insan oluruz sorusundan bile daha anlam fakiri olabilir bu noktada. Zira bazi dersleri asla alamadigimiz, bazi hatalari asla duzeltemedigimiz gibi; bir takim seyleri de asla ogrenemeyiz; ve sukretmek bunlardan biridir. Basimiza bulasan her turlu dert bize ‘sundan da kurtulayim, yaaerabbim, artik herbirseyin kiymetini bilecem valla bak’ dedirtse de, dertler temelde asla bitmediginden; hatta cogunlukla ussel olarak arttigindan, sukur edecek mertebeye asla ulasmayacagimiz da garanti.

Ee, o halde? Kiraza, igde agacina, aksam vaktine, kusluk vaktine, kahve kokusuna, denize, J.D. Salinger’a, yavaslamaya, aglamaya sahip oldugumuzu ara ara hatirlayip, mutlu olmali sanki…

Where Am I?

You are currently viewing the archives for June, 2010 at Muhtelif Hikayeler.