I write so you don’t get lost

15/12/2010 § Leave a comment

3’ledik

Cok kiskandim…

27/10/2010 § Leave a comment

… diyemeyecegim kadar cok begendigim seyler, ve bunlari ben ‘dusunurken’ oturup ‘yapanlar’… iyi ki varsiniz!

p.s. Mark, seni hala kiniyorum, o ayri.

It is… life.

22/10/2010 § Leave a comment

HERE IS ISTANBUL

19/11/2009 § Leave a comment

Yep.

Here it is.

There we are.

So on.

And so forth.

 

‘Muhtelif en’ler diyarı

04/11/2009 § 3 Comments

Hayatımın hatrı sayılır bir süresi boyunca, gittiği yerden dönmeye meraklı insanlardan oldum.

Tatile ‘otobüsle gidildiği’ yaşlarda, 12 küsür saat boyunca dilime iki cümle pelesenk olurdu. “Denize geldik mi anne?” “Hadi inelim anne!” Misafirlikten istisnasız her zaman “çocuk işte, tutturuyor” cümleleri akabinde kalkılırdı. ‘Yaz tatilinden sıkılmak’ diye bir mevhumumuzun olduğu zamanlarda,  “İstanbul’u özledim ben!” diyerek döndüğüm ve uyumadan kendimi çarşısına pazarına attığım bir takım geçmiş günler, henüz silinen anılarım içinde bile değil.

Her gidişin dönüşüne hasret bünye ufak ufak büyüdü. Ve gidebilecek sınırlar da büyüdüğü halde onunla beraber; kalmak ve korumak her defasında gitmeyi ve yeniden yapmayı nakavt etmeyi başardı.

Sonra bir gün, o bedeni kış uykusundan uyanmış buldum; ve daha önce neydim bilmiyorum, ama artık kuştum. İçim kanatlanıp uçmuştu. Ayaklarım yerden kesilmişti.

Bazı şeyleri, neden bildiğini bilmeden bilirsin ya… Garip bir histir. Onun neden öyle olduğunu, ya da senin bunu neden bildiğini bilmez; sadece öyle olduğunu bilirsin. Hayatın boyunca bütün şehirler sana evini özletse de, bir gün bir tanesine ayak bastığında, ondan evini özlediğin için ayrılmayacağını bilirsin mesela. Bu, o şehir olduğu için böyledir. Ve o gün ayak bastığın için böyle. Birinden biri olmazsa, olmaz.

Bugün bakıyorum, ve hatırası üzerinden geçen bir yılın sonunda yine karıncalanmakta olan Amerika’ya; hayatımın yarısından çoğunu uzaktan soluyarak geçirdiğim havasını orada koklamaya ya da boğazıma çocuktan yerleşmiş aksanını kendimden orada işitmeye değil; belki sadece dönmek istememenin nasıl bir his olduğunu anlatmak için gitmiştim. Hayatımdaki en uzun uzak, en uzak uzak, en soğuk – donarak öleceğini düşündüğün kadar soğuk – uzak olmasına rağmen; ki sonuncusu fabrika ayarlarım açısından çok çetrefilli bir durum oluşturuyor.

Demek oluyor ki, dönmek istememek için; ‘muhtelif en’ler diyarın neresi ise oraya gitmek, ve orada öleceğine ciddi ciddi inandığın bir takım dakikalar geçirmiş olmak gerekiyor.

NY 1Times 3NY 3NY2LV 1GC 1

Muhtelif, açıklamaya kalkamayacağın bir çok sözün üzerini örter, yerine tek bir söz koyarak, evet.

Ve hayır, Londra’ya henüz gitmedim.

Photographic Memory

13/05/2009 § Leave a comment

Yıllar oldu sanırım, Good Will Hunting’i izleyeli.

Sanki bir şeye yıllar oldu demek için, onun üzerinden şöyle bir 10 yıl kadar geçmiş olması gerekir şeklinde, gayri resmi bir kaide vardır. Gerçekten de, yıllar oldu dediklerimizin üzerin hakikaten ya yıllar geçmiştir, ya da bunlar geçmişin o kadar fazla tozunu yutmuşlardır ki, ağır bir yıllar oldu hissi çöreklenmiştir üzerlerine.

Good Will Hunting’in ise, üzerinden geçen yıllar mecazi değil. Ortaokulda olduğumu hatırlıyorum. Yani en azından, 10 yıl miadımızı doldurduk.

Her ne kadar herhangi bir şeyin hafızamdan uçup gitmesi için 10 yıl kadar süre geçmesine gerek olmasa da, ve “bildiğim her şeyi unuttum” dediğimde bunu ben herkesten biraz daha fazla kastetsem de, bu filmden aklımda kalan bir takım şeyler var.

Tamam. Tek bir söz var.

Minnie Driver, Matt Damon’la konuşmaktadır. Ne olduğunu hatırlamadığım bir konuda, başını anımsayamadığım bir cümle içinde “… it’s like, you have a photographic memory…” der. Biraz şaşkınlık doludur, adamın üstün zekasına hayranlık var gibidir altında. Photographic memory, o gün bu gündür beynimde bir yerde sallanıp durur, tek başına değil, bu cümle içinde. Benim için de hayranlık uyandırıcıdır çünkü, zeka unsurudur hafıza. Tanrının (ya da belki, yeterince almadığım demir ve folik asidin) bana nasip etmediği sağlam bir sözel, yazınsal hatta deneyimsel hafızanın, fotografik formatta beynimde yerini bulduğuna inanırım. (Aksi takdirde, bu mantığa göre hepten beyin özürlü olmam gerekiyor, ki bu düşünmek istemediğimiz seçenek)

Sadede gelmek gerekirse –
İşte fotografik hafızadan seçmeler:

Kökenlerimin bana bahşettiği (yegane?) lütuf: Uzun kirpikler. İflah olmaz kaşlarım, ve yeterince gür olmayan saçlarım ise, aynı familyadan olup nedense nereden geldiğini bilmediğim dengesizliğimden nasibini alarak beni hayal kırıklığına uğratmışlardır, ama kirpiklerimi severim. Yıllardır her gün bir ton maskara boyanıp silinmelerine rağmen yerlerini mucizevi biçimde korurlar. Yine de, takma kirpik isterim. Çevremi deli ederim. Özenirim utanmadan. İstemenin sınırı gerçekten yoktur. Bunları Times Sq’deki Sephora’dan almadım. İlk gündü. İlk gün “hele dur, önce bak bakalım ne var ne yok, ayrıca bundan tonla daha görürsün” günüdür. Fakat o almadıklarını çoğu zaman almadığınla kalırsın. Çünkü bunları tekrar görmezsin, ve fazlasıyla başka şey görüp alırsın. O başka şeyleri takıp takıştırırken, bunların da böyle resmine bakarsın ancak…

Neyse ki, Barcelona’da önümüzdeki maçlara bakabiliriz.

2-Amerika’da yaşantı gerçekten bir reality show tadında… Bir kere, herşey fazlasıyla gösteriş dolu. Görkem değil, gösteriş; büyülemiyor, sadece batıyor. Mantık sınırlarını zorlayacak kadar sınırsız bir özgürlük hali içinde, herşey enine ve boyuna ama nadiren derinine doğru büyüyor. Sanki herşey CAPS LOCK’da. “Hip”sen kocamansın, değilsen küçücük bile değilsin, yoksun. Ortası yok, belki bu yüzden de ikisinin arasındaki geçiş an meselesi.Bu durumda, aşağıdaki hakkında ne düşünmemiz gerekiyor?

3-Bazen – daha çok iyi bir film izledikten sonra, ve daha da çok güzel bir sinemada iyi bir filmden çıktığınızda – gerçek hayatta değil de o filmde yaşıyormuşsunuz gibi gelir. Sanki birilerinin size çizdiği sahnede, birilerinin yarattığı dekor içinde birilerinin yazdığı senaryoyu okuyorsunuzdur. Hatta hissettiklerinizi de birisi sizin için beslemiş ve bestelemiştir, ki en komiği budur.

Bazen bu hissi bir film değil, basit bir görüntü de uyandırabilir. Bunun gibi:
4-Starbuck’s ülkemize geleli, çok şey değişti. Başlangıç olarak, kahveyi ne çok sevdiğimizi keşfettik. Bir kahvecide, saatlerimizi geçirebileceğimizi gördük. Dünyanın en güzel Starbucks’ına sahip şehir daha önce hangisiydi bilmiyorum, ama tacı Bebek koyunda devraldık. Taksim’deki büfelerden sonra en fazla portakalı sanırım Starbucks ülkemizde sıktı. Kahve kuyruğuna ek masa kuyruğunu, Starbucks literatürüne dünyada biz soktuk. Yani aslında, Starbucks’ın bizi değiştirdiğinden çok, biz Starbucks’ı değiştirdik.

Peki, kahveyi daha normal paralara içme hakkı, daha çok seçenek tatma hakkı, tattıklarımızın bize kaçar kaloriye patlayacağını bilme hakkı ne zaman gelecek? Yoksa “dünyanın en güzel manzaralı Starbucks’ında, şansına sadece 2 dk. bekleyip kaptığın deniz kıyısı masada bir buçuk saattir oturuyorsun, sen de Türk halkının %60’ı gibi önüne bak ve Caramel Macchiato’nu iç, neyine yetmiyor!” mu?

Neden olmasın?

29/04/2009 § Leave a comment

On yıl önce, Lise 1’de , “sadede uzanan” yolumun henüz epey başındayken “word search” denilen efsanevi bir ödevimiz vardı. Tek bir kelime seçip, o kelimeyi kutsal kitaplardan edebiyata, mitolojiden sanata akla gelen her türlü kaynaktan alıntılandırarak incelememiz, köklerine bölüp, sağına soluna ekler takıp, delik deşik etmeden bırakmamamız beklenirdi. Yıllardan 1999’du ve word seach’ü google search’ süz yapıyorduk.

Ruhumun, son derece depresif olduğunu sonradan fark edeceğim, ancak o zamanlar bir şekilde idealizmle asilik arasında bir yerde salındığına inandığım döneminde, ödev için seçtiğim ve 40 küsür sayfa anlatmadan da bırakmadığım kelime evil dı. Ou mai ga! Kötülük sonsuz bir derya gibiydi, insan ruhu kötüydü, doğamız gereği kusurluyduk, günahkardık, hata yapacak, durmadan zarar verecek ve görecektik. Evil beni sahip olduğuna her nasılsa kanaat getirdiğim o müthiş derinliğine gömmüştü. Uzunca mutlu mesut debelenip durmalarımın meyvelerinden biriydi, 40 sayfalık word search ödevim. Nar gibi. Çarşıdan alırsın bir, eve gelirsin bin tane tadında. Okuyana allah sağlık versin (kimse için bir şey ifade etmese de, bu literary bir dilek) .

Yeryüzündeki kötülüklere bu denli kafa yormayı [doğam gereği: bkz: (yaşlanmak) (palazlanmak) (törpü) (uzar bu)…] bıraktığım zamanlardan bu yana, beni heyecanlandıran, meraklandıran sözcükler de değişti, kalan neredeyse herşey gibi. Bir baktım, önceden yüzüne bakmadığım bir takım harf dizileri, 10 yıl önce bilmediğim anlamlar taşır hale gelmiş.

Artık kötülüğü değil, aitliği merak ediyorum mesela.

Word search’ü bugün yapsam; google arama çubuğuna yazacağım kelime aitlik olur sanırım.

10 yıl önce neye ait olduğumu zannediyordum, hatırlamıyorum. Ya da bilmiyorum; zira 16 yaşındaki kafamı yormaya değer gördüğüm daha karanlık meselelerim vardı. “Neden insanoğlu bu kadar bencil!” gibi mesela.

Bugün ise bencil ya da değil, insan kendini neden, daha doğrusu nasıl bir şeye, bir yere ait hisseder bunu bilmek istiyorum. Kafamı bu kurcalıyor. İlk kez gittiğim bir şehirde nasıl olup da yaşayabileceğimi düşünüyorum? Hatta şu ana kadar ve bundan sonra bulunmam gereken yerin burası olabileceği hissi hangi delikten çıkıp geliyor? Bütün bu aidiyet hali için, en azından bir şehirde bir 24 saatin bile geçmiş olması gerekmiyor mu?

Eğer bir gün altıncı hissim, ikinci derim korkuyu eritebilirse; orası yaşayacağım yer olabilir.

Atlanta, Aralık-08.

Where Am I?

You are currently browsing the Amerika category at Muhtelif Hikayeler.