Note-to-self muessesesi

31/03/2010 § Leave a comment

..oyle bir seydir ki, hayatinizda yazdiginiz belki de en ‘fiyakali’ yazinin kaderi ilelebet ‘classified’ kalmak olabilir.

Advertisements

Noel baba ve çikolatası

25/12/2009 § Leave a comment

1 yıl önce bugün çok sevdiğim birinden en son haber aldığım günmüş. 1 yıl sonra bugün, Noel günü bana kart atarak kontağımızın son halkasını zincirine geçirdiğini bilseydi acaba yine bu manidar dokunuşun aynısını mı icra ederdi diye düşünmeden edemiyorum. Son sözü söyledi ve gitti. Onun sözü son oldu; ve beni ondan sonra kim bilir kaç yıl daha sürecek olan hayatın kalanında bu gerçeğe mahkum ederek gitti. Belki ‘çok sevdiğim insan’ payesini benim dilimin hakimiyetinden sonsuza dek çıkarmış olarak gitti. Günlerden bir gün ‘sevgi çikolata gibidir, yerken ne kadar lezzetliyse, bittiğinde ağzında o kadar acı bir tat bırakır’ dediği kadar acıtarak gitti. Ne garip. İnsan bazen kasıt bile etmeden karşısındakini acıtabiliyor… Çoğu zaman çılgınca uğraşmasına rağmen, en ufak dokunamasa da…

Past tense

17/11/2009 § Leave a comment

Let it become past, before it becomes more tense.

Dünya aslında büyük

10/08/2009 § 2 Comments

Murathan Mungan’ın orada geçen romanını – hikayesini- okuduğumda, henüz 1900’lü senelerdeydik. Yarı hayran yarı bağımlı bir halde okuduğum “3 aynalı 40 oda”nın en çok o üçüncü aynasını sevmiştim. O zaman düşünmüştüm o toprakları gerçekten bir gün görmek istediğimi. Ve hayatımın bir noktasında göreceğimi.
Yıllar geçti ve ben ülkenin batı yakasında doğma büyüme pek çok Türk evladı gibi vatanın karşı tarafındaki hayatı bilmeden yaşamaya; bu ‘taraf’in muhtelif – ama aslında iki elin parmaklarını geçmeyen- şehirlerini tekrar tekrar görmeye devam ettim. Doğu namına gittiğim en ücra yer Ankara oldu.
O zaman merak ettirdiği kadar çekindiren şehre gitmek ise 10 yıldan fazla süre sonra kısmet olacaktı. Üstelik yalnızca gidip gelmeyecek, Mardin’in bağrına iki can da emanet edecektik.
Çoğu zaman “dünyanın çok küçük” olduğunu düşünen, sağım solumdaki neredeyse her şeyin ya bir misina, ya da kalın zincirlerle önüm arkamdakine bağlı olduğuna inanan beni, yeni bir aydınlanma bekliyordu: “Dünya aslında büyük”.

07:41

18/07/2009 § Leave a comment

Diğer sabahlardan farklı olarak bu sabah, yatağımın çevresinde meyve tabaklarım ile uyanmadım.

Evde – mütemadiyen bundan şikayet etmesine rağmen ortalığı sürekli toplayan annem başta olmak üzere – birileri olmasına; yani bekar evi olmamasına rağmen, bazen günlerce muhtelif meyvelerin kalıntıları bana odamda eşlik eder. Kirazların çekirdekleri birazcık da toprak görse filiz verecek kıvama gelir mesela; veya bir sabah uyanırım ve odayı doğal yollarla havaya karışmış karpuzun kokusu sarmıştır. Şehrin yorgunluğu içinde pastoral yaşam meltemleri esmektedir odamda!

Lakin bu sabah başucumda meyvelerim yoktu. Sonradan, tabakların yanında uykuya bayılmış olduğumu gören Duygu’nun meyve bıçağına kendimi saplayacağımdan korkarak onları kaldırdığını öğrenecektim. Ama olmadıklarını sabah değil, gecenin 4’ünde dikildiğimde fark ettim. (Hayır, o sabahın 4’ü değil gecenin 4’üdür. Kaçınız sabah uyandığında saat 04:00 oluyor ki?) İlk anda değilse de, bir süre sora beni gecenin 4’ünde diken şeyi hatırladım. Kalbim fren yerine gaza basmaktan, otoyolun ortasında bir anda benzinin bitmesinden, gelen geçen insanların kollarına bacaklarına çarpmaktan bitap düşüp, göz kapaklarımı çimdiklemişti. Rüyam gerçekten bir kabus olarak başarılıydı; stresli ve customized.

Gecenin 4’ünde zaruri ihtiyaçtan ötürü uyanmadıysanız, fark edeceğiniz birkaç şey daha olabiliyormuş. Mesela sabah kalktığımda midemde hissedeceğim garip hissin, saatler evvelki oluşma fazları. Midem meğer her gece bana ne yaptın diye ağlıyormuş. Herhalde bu kez ona eşlik etmeye kalktığım için mutlu oldu, bir süre sonra huzura erdi ve sustu. Muslukları ben devraldım.

Uykusever bir insan olmaktan son derece uzak olmama, normal insanların üçüncü, dördüncü uykularına geçtikleri gecenin bir takım körlerinde çoğunlukla hala ayakta olmama rağmen gece bu kez beni korkuttu. Gecenin karanlığından ve yalnızlığından korkmuştum. Bana uzak her türlü isim ve fiil bir arada!

Korktuğumuz şeylerin aslında hep sandığımızdan biraz farklı olduğu her durum gibi, benim korktuğum da, tekrar nasıl uykuya döneceğim değil, uykunun beni tekrar eski ben yapıp yapamayacağıydı. Midemin kendi kendine yapacağı gibi, sabah uyanınca ruhum da bulantısını atmış olacak mıydı üzerinden?

Gözlerimi tekrar (kuru olarak) açtığımda saat 07:41’di. Cumartesiydi ve saat 8 bile değildi. Bir an bunun gece 4’ten daha bile depresif olabileceğini düşündüm. Ama 5 dk öncesine kadar kendimi trafik canavarı sandığım, mide bulantıları içinde bir yandan tekrar uyuyamayacağımdan korkup uyuduğumdaysa bir daha hiç kalkmak isteyip istemeyeceğime emin olamadığım bir takım dakikalar ile kıyas götürmeyeceğine karar verdim. Midem geçmişti. Karnımda davul çalınıyor gibi hissetmiyordum. Arabayı ise en son otoparkta kaydırmıştım. Hayat devam ediyor gibiydi.

Nasıl olduğunu bilmiyorum. Aradan geçen dört saatten az zamanda ruhum hangi panzehirden içmişti ki? Dakikada kaçlık bir ivmeyle o dipsiz üzüntü, isteksizlik, korku katlanılabilir seviyelere gerilemişti? Anlamıyordum.

Anladığımsa şuydu: Hayatı katlanılabilir kılmayı öğrenirken aslında öğrendiğimiz şey salt anı yaşamaktı. Biz ne zannedersek zannedelim, aslında anı yaşıyorduk çünkü. Bu fabrika ayarlarımızdı, fabrika ayarlarına döndüğümüz ölçüde mutlu ve huzurluyduk.

Dünde kaldıkça ilerleyemeyecektik; ilk adım buydu. Daha kolay olan adım;lakin pişmanlıkları atmayı ya kendimiz öğreniyor; ya da zamana havale ediyorduk. Geçmişin bizim atamadığımız çöpüklerini süpüren zaman diye bir wiperı vardı çünkü.

Zamana tutunup geçmişle barıştığımız için, zaman bizi gelecekle de barıştırır sanıyorduk. Zor olan adım da buydu zaten; zamana tutunup geleceğe uzanmaya çalışmamayı öğrenmek. Geçmişi unutabiliyorduk, ya da zaman bizim yerimize unutuyordu. Yarın ise hep aklımızdaydı. Bugünü düşünüğümüzü sanırken bile yarını düşünüyorduk. Ya planlıyorduk, ya öngörüyorduk. Gelecek ya yoktu ve biz yapacaktık, ya da vardı dolayısıyla şimdiden onu anlayıp önümüzü görmeliydik. Yani gelecek “var”ken de “yok”ken de hepimiz için başlıca “an”dı.

An serbest kalmalıydı oysa, çünkü kalbimiz o an atıyordu ya da durmuştu, arabayı o an sürüyorduk ya da çarpıyorduk, midemiz o an rahatsızdı ya da iyiydi. Saat gecenin 4’üyken, saat gecenin 4’ünde. 25 yaşındayken, 25 yaşında. Ertesi sabah değil, ertesi yıl değil. 10 yıl sonra değil. Bunu anlamıştım. Öğrenebilmişmiydim bilmiyorum… Ama anlamıştım. Kısmen. Kendi adıma… ve bu acı veriyordu; çünkü kendi kendime anladığım şey aslında müşterekti. 17.07.09 da yalnız değildik. Geçmişte yalnızdık… ve midemiz ağrıyordu, kabusluyduk, kırgındık…. Gelecekteyse, ne olacağımız belirsizdi. Ama şu an yalnız değildik. Bugün değil.

İlham ver yeter

17/06/2009 § Leave a comment

Bana ilham versin, bazen bu kadarı bile yeter.

Şikayet edecek şey çok olduğu zaman şikayet anlamsızlaşır. Bazen söylenecek, ve gerçekten söylenmeye değecek o kadar fazla şey olur ki, her söylenme bir öncekine kıyasla daha az şey “söyler”. Durum kötüleştikçe, durumun vehametini kavramaktan da anlatmaktan da giderek uzaklaşır insan. Konuşmasına belki her zamankinden çok sebep varken susar, dert bittiği için değil, bıktığı için.

Şikayet eğrisinin artış-zirve-azalış yaptığı bu parabolik zamanlarında, aklımın gözenekleri nedenese açılıverir. Alakalı alakasız her şeye bakasım, okuyasım, izleyesim gelir. Gözümden uyku akar ama benim ekran karşısına oturup oya oya işleye işleye yazasım vardır. Yani, basitçe çiziktiresim bile değil… Stres katsayım tavan yapınca sanki yaratıcı gözümün tıkanık damarları arınır da, gözlerim -ve ruhum- kapanmamakta inat eder.

Bunu belki bu gece gözlerim açık olduğu için gördüm. W+K’nin bu reklam kampanyası için yarattıkları bana ilham verdi, çünkü sevdiğim şeylerden parçalar taşıyordu:

Zeka. Akıl kırıntıları… Tanıdık sokaklara çıkmak için beklemediğim, sürprizli yollar kullanıyor. Daha uzun bir yolda yürütüyor, ama manzaranın güzelliği hatrına dert etmiyorum.

Nostajik, en azından benim için. Geçmişin tozunu savuruyor yüzüme adeta… Bir ilan, şiir bile sevememe rağmen bana yıllar sonra şiir okuma isteği veriyor. Ya da en azından, şiir okuduğum dönemlere dönme isteğini.

Ve şunu dedirtiyor: Bugün değil, ama hayatın küçük küçük anlamlar taşıdığı bir zaman vardı. Yani öyle bir zaman vardı, dolayısıyla yine olacak.

Photographic Memory

13/05/2009 § Leave a comment

Yıllar oldu sanırım, Good Will Hunting’i izleyeli.

Sanki bir şeye yıllar oldu demek için, onun üzerinden şöyle bir 10 yıl kadar geçmiş olması gerekir şeklinde, gayri resmi bir kaide vardır. Gerçekten de, yıllar oldu dediklerimizin üzerin hakikaten ya yıllar geçmiştir, ya da bunlar geçmişin o kadar fazla tozunu yutmuşlardır ki, ağır bir yıllar oldu hissi çöreklenmiştir üzerlerine.

Good Will Hunting’in ise, üzerinden geçen yıllar mecazi değil. Ortaokulda olduğumu hatırlıyorum. Yani en azından, 10 yıl miadımızı doldurduk.

Her ne kadar herhangi bir şeyin hafızamdan uçup gitmesi için 10 yıl kadar süre geçmesine gerek olmasa da, ve “bildiğim her şeyi unuttum” dediğimde bunu ben herkesten biraz daha fazla kastetsem de, bu filmden aklımda kalan bir takım şeyler var.

Tamam. Tek bir söz var.

Minnie Driver, Matt Damon’la konuşmaktadır. Ne olduğunu hatırlamadığım bir konuda, başını anımsayamadığım bir cümle içinde “… it’s like, you have a photographic memory…” der. Biraz şaşkınlık doludur, adamın üstün zekasına hayranlık var gibidir altında. Photographic memory, o gün bu gündür beynimde bir yerde sallanıp durur, tek başına değil, bu cümle içinde. Benim için de hayranlık uyandırıcıdır çünkü, zeka unsurudur hafıza. Tanrının (ya da belki, yeterince almadığım demir ve folik asidin) bana nasip etmediği sağlam bir sözel, yazınsal hatta deneyimsel hafızanın, fotografik formatta beynimde yerini bulduğuna inanırım. (Aksi takdirde, bu mantığa göre hepten beyin özürlü olmam gerekiyor, ki bu düşünmek istemediğimiz seçenek)

Sadede gelmek gerekirse –
İşte fotografik hafızadan seçmeler:

Kökenlerimin bana bahşettiği (yegane?) lütuf: Uzun kirpikler. İflah olmaz kaşlarım, ve yeterince gür olmayan saçlarım ise, aynı familyadan olup nedense nereden geldiğini bilmediğim dengesizliğimden nasibini alarak beni hayal kırıklığına uğratmışlardır, ama kirpiklerimi severim. Yıllardır her gün bir ton maskara boyanıp silinmelerine rağmen yerlerini mucizevi biçimde korurlar. Yine de, takma kirpik isterim. Çevremi deli ederim. Özenirim utanmadan. İstemenin sınırı gerçekten yoktur. Bunları Times Sq’deki Sephora’dan almadım. İlk gündü. İlk gün “hele dur, önce bak bakalım ne var ne yok, ayrıca bundan tonla daha görürsün” günüdür. Fakat o almadıklarını çoğu zaman almadığınla kalırsın. Çünkü bunları tekrar görmezsin, ve fazlasıyla başka şey görüp alırsın. O başka şeyleri takıp takıştırırken, bunların da böyle resmine bakarsın ancak…

Neyse ki, Barcelona’da önümüzdeki maçlara bakabiliriz.

2-Amerika’da yaşantı gerçekten bir reality show tadında… Bir kere, herşey fazlasıyla gösteriş dolu. Görkem değil, gösteriş; büyülemiyor, sadece batıyor. Mantık sınırlarını zorlayacak kadar sınırsız bir özgürlük hali içinde, herşey enine ve boyuna ama nadiren derinine doğru büyüyor. Sanki herşey CAPS LOCK’da. “Hip”sen kocamansın, değilsen küçücük bile değilsin, yoksun. Ortası yok, belki bu yüzden de ikisinin arasındaki geçiş an meselesi.Bu durumda, aşağıdaki hakkında ne düşünmemiz gerekiyor?

3-Bazen – daha çok iyi bir film izledikten sonra, ve daha da çok güzel bir sinemada iyi bir filmden çıktığınızda – gerçek hayatta değil de o filmde yaşıyormuşsunuz gibi gelir. Sanki birilerinin size çizdiği sahnede, birilerinin yarattığı dekor içinde birilerinin yazdığı senaryoyu okuyorsunuzdur. Hatta hissettiklerinizi de birisi sizin için beslemiş ve bestelemiştir, ki en komiği budur.

Bazen bu hissi bir film değil, basit bir görüntü de uyandırabilir. Bunun gibi:
4-Starbuck’s ülkemize geleli, çok şey değişti. Başlangıç olarak, kahveyi ne çok sevdiğimizi keşfettik. Bir kahvecide, saatlerimizi geçirebileceğimizi gördük. Dünyanın en güzel Starbucks’ına sahip şehir daha önce hangisiydi bilmiyorum, ama tacı Bebek koyunda devraldık. Taksim’deki büfelerden sonra en fazla portakalı sanırım Starbucks ülkemizde sıktı. Kahve kuyruğuna ek masa kuyruğunu, Starbucks literatürüne dünyada biz soktuk. Yani aslında, Starbucks’ın bizi değiştirdiğinden çok, biz Starbucks’ı değiştirdik.

Peki, kahveyi daha normal paralara içme hakkı, daha çok seçenek tatma hakkı, tattıklarımızın bize kaçar kaloriye patlayacağını bilme hakkı ne zaman gelecek? Yoksa “dünyanın en güzel manzaralı Starbucks’ında, şansına sadece 2 dk. bekleyip kaptığın deniz kıyısı masada bir buçuk saattir oturuyorsun, sen de Türk halkının %60’ı gibi önüne bak ve Caramel Macchiato’nu iç, neyine yetmiyor!” mu?

Where Am I?

You are currently browsing the geçmiş category at Muhtelif Hikayeler.